|

ÜÇÜNCÜ ÇEKMECE
Güzide Ertürk;
İkindi Yağmuru 5. Sayı/2006
Kalbimin kuytularında sakladığım
sırrımsın,
Yemin olsun kimselere söylemedim.
Hiçbir şarkı anlatmayacak hikayemizi.
Bir sobada yanacak koca ömrüm
Ve senden kalan ne’m varsa.
Üçüncü Çekmece; Nisan
Kumru isimli yazarın Dergah Yayınları aracılığıyla çıkan ilk kitabı.
Yazar hakkında kısa bilgiler veren baş sayfada bu hikaye kitabını
yazarın 2003 yılında askerlik hizmeti yaparken yazdığı ayrıntısını
öğreniyorsunuz.
Kitap resmi, size biraz ipucu vermek şöyle dursun, adeta saklıyor
kitabın içeriğini. Kim olduğu belirsiz bir insan, oturduğu sandalyede
kollarını dizlerine sararak gömülmüş kendi iç alemine.
Bir çekmecenin başındasınız şuanda. Kimlere ait olduğunu bilmediğiniz,
içinde neleri barındırdığı hakkında hiçbir fikrinizin olmadığı bir
üçüncü çekmece.Üçüncü olması gayet önemli; çünkü bu çekmecede gündelik
eşyalar yahut işle ilgili evraklar yok. Kimselere söylememeye yemin
ettiğiniz, kalbinizin en kuytu köşelerinin sırrıdır bu çekmecede
olanlar. O yüzden bu kadar utangaçtır kapaktaki resim.
Yazarın akıcı ve gündelik üslubuyla birlikte, üçüncü çekmece
yolculuğuna başlıyorsunuz. Bazen bir kitap sayfasında bile, bir
insanın derinliklerine ulaşmak öyle kolay değildir. İlk hikayeler,
size ipuçları vermekten sakınıyor hala daha. Karakterlerin isimlerini
bile öğrenemiyorsunuz, öğrendiklerinizin ise kişiliği hakkında hiçbir
fikriniz olmuyor. Her şey birbirinden kopuk ve belirsiz. Soru
işaretlerinize cevap bulmak yerine, yeni soru işaretleri katıyor her
bir hikaye. Sanki yazar sizin sabrınızı deniyor, sıkılıp gitmenizi
istiyor bekli de. Hikaye aralarında üçüncü çekmece dile geliyor ve
herhangi bir hikayenin değil, bir üçüncü çekmecenin başında olduğunuzu
hatırlatıyor size.
Farklı zamanlarda, farklı yerlerde, farklı kişilerce yaşanıyor
hikayeler. Hiç beklemediğiniz bir anda diğer hikayelerin birer
devamını okuduğunuzu fark ediyorsunuz. Sayfalar ilerledikçe yaşanan
hikayeler de birbirine yaklaşıyor. Satır aralarında küçük cevaplar
almaya başlıyorsunuz. Mesela; ismini merak ettiğiniz bir karakterin,
sayfaların bir kenarında açıklığa kavuştuğunu görüyorsunuz.
Olaylar belirsiz bir halde akarken alta hep bir fon müziği koyuyor
yazar. Bunu en çok “Aşkımızın Makamı” isimli hikayede hissediyorsunuz.
Nihavent’ten Sâbâ’ya giden bestelerde yaşananlar yoruyor sizi de.
“Hüngür hüngür ağlayan değil, elemini içine gömmüş, asla eğilmemiş,
mecnun olmamış bir Kays gibi” üflenen ney sesi biraz olsun
dinlendiriyor sizi de. Bazen de küçük küçük şiirler eşlik ediyor
hikayelere.
Kitabın ortalarını devirdikten sonra sisler yavaş yavaş dağılıyor. Ana
karakter Ferhat’ın üçüncü çekmecesine dair yaşananlar belirmeye
başlıyor. Farklı karakterlerin yaşadıkları olaylara da tanık
oluyorsunuz arada bir. Kalp derinliklerinde yaşananlar sizin
duygularınıza da dokunuyor.
Bir dostu kaybedişin sızısı bu; davranışlarına imrenilen, “Bu gönle
konuk olmuş bir gönül varsa, onu düşünerek atmalı her adımını” diye
tembih eden bir dostun kiracılarını gönül evinden çıkarmasıyla duyulan
sitem. “Bu fani hayatı yeknesaklıktan kurtarıp, mütemadi kılan, sürur
ve huzur vesilesi olan” dişi kuşun yokluğuyla geçen kırk yılın hüznü.
İri, kara gözlerin insanı sarhoş eden manasının zamanla solmasına
duyulan şaşkınlık; “Böyle değildi bu kadın” derken kadına değil de
zamana karşı duyulan çaresizlik. Güzel bir sona doğru giderken; “Sizi
bir arkadaş, bir dost olarak gördüm…ama aile kurma konusunda farklı
gereklilikler vardır” şeklindeki umursamaz bir mektup kağıdıyla bir
aşkı sonlandırmaya karşı; “Her şey seni bıraktığında, ben bıraktığın
yerde olacağım” diyerek her şeye rağmen yüreği ortaya koyabilme
cesareti…
Her insanın hayatında yaşayabileceği mahrem sızılar. Fısıltıyla
söylenen gizli bir ağıt sanki bu kitap. Kalbinizin yorgunluğuyla
çekmeceyi kapatırken, siz de sessizce bir türkü yahut hüzünlü bir şiir
mırıldandığınızı fark edeceksiniz.
|