|

ÜÇÜNCÜ ÇEKMECE'DE NE VAR? (Dergâh, Ağustos 2006)
(M.Ali Köseoğlu'nun KUMRU İle hikâye
Kitabı "Üçüncü Çekmece" hakkında röportajı)
Dergâh Yayınları arasından çıkan Üçüncü Çekmece adlı kitabın yazarı
Nisan Kumru’dan anahtarı alıp, üçüncü çekmeceyi açtık. Üçüncü
Çekmece’de ne var diyenlere bu sohbet küçük ipuçları verecek.
“Çekme cedekiler
öyküye dönüşünce ipliğiniz pazara çıkmış demektir. Üçüncü çekmecemi
derleyip topladım, el içine çıkabilir hale getirdim. Artık benim değil
herkesin oldu. Sizi de bir yerinizden vurduysa, altını çizdiyseniz bir
yerlerin, üçüncü çekmecenizde saklamalısınız bu kitabı”
diyor Nisan Kumru… Doğrusu söyleyeceklerinin bunlarla sınırlı
kalmayacağını bildiğim için kendisiyle ‘söyleşmeye’ karar verdim.
Aslına bakarsanız bu söyleşiden sonra Üçüncü Çekmece’nin çok dolu bir
çekmece olduğu kanaatim arttı. Bakalım sizler ne düşüneceksiniz.
M. Ali Köseoğlu:
-Üçüncü Çekmece kimlerin öyküsünü anlatıyor?
Nisan Kumru: -"Bu
âlemin zencilerinin, çekmecelerde mahpus aşklarının uzun metraj
öyküsü" bu... Aşkın klinik deneylerle kanıtlanamadığı zamanlarda
mektuplar vardı. Mektuplarla gelir giderdi haberler, sevgiler… Özlem
ahizeye ulaşmadan önce kâğıda inerdi. En derin, en kuytu yerlerde
saklanırdı mektuplar. Çekmecelerin en alttakinde... Şarkıları vardı
aşkların. Makamları vardı şarkıların. Çoğu ses aksiseda bulmadı, durdu
kaldı geldiği yerde. Kimi karar'a, en pes perdeye, başladığı yere
döndü. Çok azı mutlu bitti. Kimilerinin de şarkısı, makamı değişti.
Aynı ayrılışları yaşayanlar, aslında aynı ailenin üyeleri… Ben "bu
âlemin zencileri" dedim; hayata yüzünü eğmiş, kenarda duran bu aileye.
Ne kadar asil olmaya uğraşsalar da bir yanları hep zenci kalıyor. Bu
hikâye, çekmecelerde kalan aşkları anlama çabası; hayatımızın çekim
hatalarını saklayan çekmecelerin yardımıyla…
—Okuyucu
bugünlerde Üçüncü Çekmeceyi açtı. Açanlar nelerle karşılaştılar,
açmayanlarıysa neler bekliyor. Nisan Kumru bu çekmeceye neleri
sığdırdı/gizledi?
—Ben,
kahramanların üçüncü çekmecesinde neler var, bunu cevaplayayım
isterseniz. “Ya benimsin ya toprağın” demeden sevenlerin asil
aşklarının besteleyebileceği, belki cevabı yazılamamış mektupları,
gönül kırgınlıkları, boyun büküşleri, hayal kırıklıkları, çekip
gidişleri, “bir daha olmayacak” dedikleri halde defalarca yollarının
kesiştiği tecrübeleri… Şarkılar var, türküler var, ve şiirler…
Şehirlerden de en çok Erzurum var. Üçüncü çekmece, hayatımızın
montajda atılmış çekim hatalarını toplayan bir yer aslında. İhtiyaç
olunca ilk el atacağımız boşluk orası. Ama mahrem ve sıkı korunuyor.
Yaşantıların boşluğu orası…
—Kurgu ne düzeyde
öykülerinizde; estetik kaygınıza işaret düşülecekse, ki bu işarete siz
nasıl yön vermek istersiniz?
—Bir sinema
filmi gibi düşündüm; görüntülü ve sesli… Uzun metraj öykü deyişim de
bundan. Bir oturuşta yazanlara imrenmeme rağmen stoklu çalışırım.
Yazmaya başlamadan önce bilgisayarda, dosyalarda, üçüncü çekmecemde
bir not birikintisi oluşmuştur.
Bakınca size ait
olduğunu hissettirecek bir nev’i şahsına münhasır’lıkla bir takım,
duvarlar örüyorsunuz, odalar tasarlıyorsunuz. Buraya kadarı üslup
bence…
Parçaları siz
yerleştiriyorsunuz istediğiniz mekâna. Yaptığınız bu küçük parçalara
göre şekil alıyor bina. Her mimari biraz şaşırtmak ister. Parçaları
öyle bir yerleştiriyorsunuz ki gezen, tüm mekânı yavaş yavaş tanıyor.
Pencereler, duvarların rengi, odanın akustiği, gezenin muhayyilesinde
yavaş yavaş netleştiriyor tüm binayı. Odalar gizlenmiş çoğu yerde.
Okuyucu biraz önce yorulup dinlediği mekânın misafir odası olduğunu,
hıçkırıklarını dalgalandıran salona girince anlıyor. Buraya nereden
geldim diye sordurmalısınız. Niçin bütün kapılardan geçerken hep aynı
şarkıyı mırıldanıyorum demeli okuyucu. Işıkları sönmüş mekânda
dolaşırken kalbine batan fincan kırığını cebinde saklayabilmeli. Sağı
veya solu seçebileceği tercih noktaları, yol çatları kurmalısınız.
Okuyucuya keşfetme zevkini tadabileceği imkânlar sunmalısınız.
Ona kılavuzluk
edersiz, iki de bir yok göstermeye kalkarsanız muhayyilesi daralıyor.
Çabucak terk etmek istiyor binayı. Binanın bütünü son karede
görünmeli. Bu da bence kurgu…
—Askerde yazdım
diyorsunuz. Askerde ne yazdınız, yazdıklarınızı zarfladınız mı
mesela?
—Evet,
askerde er gazinosunda mektuplar yazılırdı ben de kitap yazdım…
Çekmecelere baktıkça aklıma geliyordu bu konuda bir öykü yazmak. Hadi
itiraf edeyim; Gökhan Özcan’ın ceplerle, ceplerin ellerle kurduğu
ilişkiyi, ceplerin gözünden anlatan bir hikâyesi vardı; çok hoşuma
gitmişti bundan esinlendim. Askerde insan iyice doluyor. Sağ sol her
yan hayat hikâyesi. Asker arkadaşları dinledim –konuşturdum desem daha
doğru olur- mektuplar yazdım, okudum. Çok da zor olmadı, görevlerden
arta kalan zamanlarda çalıştım. Hatta hikâyenin bir bölümündeki şiire
benzeyen yerleri bazı askerler, isimleri değiştirerek ana babalarına
yazdılar… Onlar zarflayıp gönderdiler yani.
—Hikâyede birden çok
anlatıcıya rastlıyoruz. Bu bir karışıklığa yol açmasın?
—Evet. Birden çok
da zaman da var. Yazar bugünü anlatıyor, yazarın hikâyesindeki
hayatlarda farklı zamanlarda kalmışlar. Osmanlının son dönemi var,
bugün var. Asıl olan yazarın yazdığı öykü ama araya giriyor yazar sık
sık. Bir nevi üst kurmaca… Yaşadıklarının hikâyesine yansımalarını
görüyorsunuz. Her şeyi yazar (Ferhat)ın anlattığını sanıyorsunuz. Ama
ortada “size farklı hikâyeler anlatabilirim çok şeye şahit oldum
aydınlıklarda ve karanlıklarda” diyen bir çekmece var ara anlatıcı
rolünde… Aralarda girip, bazen okuduğunuz bir şeyi kendi gözünden
anlatıyor, bazen de henüz geçmediğiniz yollardan bahsediyor. Kendisine
sığınmış hayatlardan bahsediyor. Bakıyorsunuz hem yazardan hem de
yazarın henüz yazmadığı hikâye bölümlerinden ipuçları veriyor. Çekmece
geniş bir zamanı anlatıyor. İnsanoğlunun kendi cinsini nasıl
kullandığını anlatmaya çalışırken, farkında olmadan okuyucuyu bütüne
ulaştırmaya çalışıyor.
—Peki ya;
ikinci çekmece; hatta ilk çekmece de neler var? İlk çekmeceler
kilitlenebilir çekmecelerdir, öyle değil mi? Oysa üçüncü çekmecede
kilit olmaz. Böyle olunca, bu öyküleri nereye koymak lazım?
—Gündelik eşyalar konuluyor üst
çekmecelere, daha çok işle ilgili diyebiliriz. En alttaki biraz bize
özel oluyor. İlk çekmecelerin deşilmesi sizi telaşlandırmaz ama üçüncü
çekmeceniz sizi utandırabilir. Sevda şiirleri, günlük, mektuplar, özel
fotoğraflar konuluyor; çabuk ulaşılamasın diye alta koyuyoruz. Bunu
saçma bulan arkadaşlarım oldu. Ama bu hipotezimi doğrulayacak
örneklerin bulunduğuna inanıyorum. Çekmece, sonucunda bir sembol, her
birimizin mahrem alanları farklı olabilir. Çekmecedekiler öyküye
dönüşünce ipliğiniz pazara çıkmış demektir. Üçüncü çekmecemi derleyip
topladım, el içine çıkabilir hale getirdim. Artık benim değil herkesin
oldu. Sizi de bir yerinizden vurduysa altını çizdiyseniz bir yerlerin,
üçüncü çekmecenizde saklamalısınız.
—Her hikâyecinin
bir hikâyesi olduğu gibi, her hikâyenin de bir hikâyesi vardır; senin
hikâyen veya hikâyenin hikâyesi nasıl?
—Hayatımın ikinci kere
nasip olan şehri Erzurum'da, beraber askerlik yaptığımız yakın
arkadaşlarım bu kitabın oluşumuna şahit oldular. Askere gitmeden önce
oluşmuştu Üçüncü Çekmece fikri... Notlar epey birikmişti. Erzurum'da
(daha önce de okulu bu şehirde okumuştum. Hava koşullarıyla birçok
şeyden mahrum bırakarak, sizi gönül koşullarınız, kafa koşullarınızla
yüzleştiriyor bu şehir. Kitaplarla, yazıyla ruh akrabalığınız varsa
biraz kaleme yaklaştırıyor; yoksa ilk bulduğunuz kovuğa çekiliyor gün
sayıyorsunuz) idim. Görevli olduğumuz işler bitince herkes bir kenara
çekiliyordu. Genelde kantinde futbol maçları izleniyordu. Benim
maçlarla aram olmadığı için, köşeme çekiliyordum notlarımla baş başa
kalıyordum. Asker arkadaşlar mektup yazıyordu şiir yazıyordu. Ben de
hikâye yazıyordum. Bazı bilgilere ulaşmak için zorluklar da çekmedim
değil.. Müzik bilgisine itimat ettiğim birine, “Bir bestekâr vardı.
Udiliğiyle ünlüydü, eskilerden?” dedim. Bana “Coşun Sabah mı?” dedi.
Düşüne düşüne bazen oraya buraya telefon ederek buldum; Udi Nevres Bey
idi aradığım. Çarşı izninde bir gün Taşhan (Erzurum Oltucular
Çarşısı)'dayım. Süs eşyalarının isimlerini öğrenmeye uğraşıyorum, bir
yandan da not alıyorum. Dükkân sahibi sorularımın nedenini anlamaya
çalışıyordu. Kendince bir tahminde bulundu. “Ne yapacaksın Gardaş!
Dükkan mı açacaksın…” “Hayır” dedim “hikâye yazıyorum…” Hiçbir
şaşkınlık belirtisi göstermedi “Haaa iyi...” dedi.
Tamamladığımda,
kendimce tasarımını yaptırıp bir matbaada beş- altı tane bastırmıştım.
Değerlendirmelerine güvendiğim arkadaşlarıma verdim, yazışımdan
haberdar olanlara gönderdim. Kısa sürede okuyup düşüncelerini
söylediler. Olumlu tepkiler aldım onlardan. Bu beni yüreklendirdi.
Aslında sadece, kendim ve birkaç arkadaşım için yazıyordum. Dağıtımdan
sonra ayrı şehirlere düştüğümüz bir arkadaşla projemizdi bu. O da
yazıyordu. Bitince benim yaptığım gibi beş altı tane bastırıp en çok
sevdiğimiz arkadaşlara gönderecektik, hatıra olacaktı yani. Gün geldi
askerlik bitti. Bazı arkadaşlarım “bu gerçek bir kitap olsa” dediler.
Benim de içimde vardı açıkçası baştan beri.
Kitabım bir kaç el
gezdi. En son el iyi bir eldi. Sayın Esra Elönü hanımefendi... Onun
sayesinde, bütün kitaplarını okuduğum ve örnek aldığım değerli yazar
Mustafa Kutlu'ya ulaşmıştı kitabım. Mustafa Bey ve Dergâh
Yayınları'nın kurucusu Sayın Ezel Elverdi Bey incelemişler. Bir gün
oturup konuşma fırsatı buldum kendileriyle. Erzurum, onların, benim ve
Üçüncü Çekmece'nin ortak şehriydi. Ve sevdiğimiz şehirdi.
Doğru yayıncının doğru
editörün doğru aracıların eline geçene kadar kitap epey bir çile
çekiyor. Yazar hep acelecidir. Bu yüzden yanlış kararlar verebiliyor.
Sabır önemli yazar için, yazarken sabır, yazdıktan sonra sabır.
Başlarda, bazı kereler bastırma fırsatı buldum. Şimdi diyorum ki, “iyi
ki beklemişim…” aslında kitabın da bir hikâyesi oluşuyor.
Bu hikâyenin hikâyesi…
Benim hikâyeme gelince… Edebiyat dergilerinde görünmedi bir pek
ismim, bu yüzden şaşıranlar oluyor. Hatta “ismini duymadık ve
Dergâhtan kitabın çıkıyor” diyenler de oldu.
—Her
yazarın üslubun oturmasında kendinden önce örnek aldıklarının payı
var; sen kimleri örnek aldın ya da takip ettin, kimler senin üslubunda
etkili oldu?
—Değerli hikâyeci,
örnek aldığım büyüğüm Mustafa Kutlu’nun hikâyeleri için yazılan bir
inceleme de şuna benzer ifadeler vardı: “kalemini fırça gibi kullanan,
kelimeleriyle resim yapan hikâyeci…” Mustafa Kutlu hikâyelerinden biri
olan “Yoksulluk İçimizde”yi en az üç kere okudum. Hatta defalarca
dinlediğim halde (bilen çok fazla değildir sanırım, bu ilk sesli kitap
projesidir bence –Ulvi Alacakaptan’ın sesinden iki kasetlik bir
yapımdı-.) her seferinde kitabın boyutlarını görmeme rağmen, hatırımda
kalan; uzun bir roman, birçok sahnesi olan uzun metraj bir film
oluyor… Bunu birkaç fırça darbesiyle yaptığını düşünün… İsraf yok…
Nehirden abdest alırken bile suyu israf etmeme inceliği… İnsan
kavrayışını aşan anlatım arayışı insafsızlığı yok… Âcizane örnek
almaya çalışıyorum. Bunun dışında, Cihan Aktaş ve Fatma Karabıyık
Barbarosoğlu hikâyelerini takip ediyorum.
—Peki
yazan yani sen üçüncü çekmecenin neresindesin?
—Anlattığı
hikâyenin, yazanın başından geçtiği inanışı herkeste biraz vardır, en
azından bilinçaltında oluşur böyle bir düşünce. Elbette birçok bölümde
benim anılarımdan kırıntıları var. Ama başkalarının hikâyeleri de var.
Bu birleşince benim olmaktan çıkıyor; o herkesin hikâyesi oluyor. “Siz
mi yaşadınız bunları?” diye hep sorulur ya tanıyanlarca; değil işte,
yazan kendi çekmecesiyle başkalarınınkini harmanlamıştır.
Tamamıyla samimi olarak
kendimi yazdığım yer; “İki Küçük Altın” başlıklı bölüm. Kendi
çekmecemde gizlediklerimi serdim bütünüyle… bir anne var burada ve o
benim annem. Her okuduğumda duygulandığım bir bölüm. Ama yıllarca
mizahi yazılar yazmış bir adamın üzerine oturan hüznü olduğu gibi
ifade edebilmesi kolay olmadı. Bu yüzden başkalarının hikâyeleriyle
bir harmanlama söz konusu… Belki bu yazarın kendini gizleme çabası…
Hep gülen bir adamın, bir kenarda tenha bir saçak altında ağlayışı…
Soranlara da “yağmurdan” deyişi…
—Yazı
hayatın nasıl başladı? Neden yazıyorsun?
—Kendimi,
kendime ait bir şeyler yazarken bulduğum ilk ânı hatırlamaya
çalışıyorum.. İlkokulda bir karagöz oyunu yazmıştım. İlk defa kendim
için yazdığım bir şeydi bu. İş hayatıma radyocu olarak başladığımda da
komik şeylerdi mizahi metinlerdi yazdıklarım. Hüzün pek olmadı
aslında; hayatın matrak tarafından kalemime düşen payda.
İkinci soruna gelince,
ontolojik bir sebebi var mı bilmiyorum ama kendi karakterimi
düşünerek, yazma sebebimi izah edebiliyorum. Bahanem zayıflarınki ile
aynı… Bu çok soylu bir sebep de değil: intikam almak için yazıyorum
galiba… Deplasmanda olmayan bir rövanş… Savaşmayıp çalıyı
dolaşanlardanım. Çalıyı dolaşırken çıkıyor galiba hikâyelerim. Birinci
seçeneği tercih edebilecek kadar soylu olsaydım, şiire daha yatkın
olurdum diye düşünüyorum. Şiir savaşanların ifade biçimi bana göre.
Savaşmışlardır bir
eylem ortaya koymuşlardır. Bu yüzden uzun uzadıya
yazmalarına/anlatmalarına gerek yoktur. Eylemleriyle anlatmışlardır.
Yenilseler bile savaşmışlardır. Ama benim gibi yenilmemiş bile
olmayanların yazma bahanesi; “ortalıkta dolaşmasam da ben de varım”
diyebilmektir belki de…
Kendimi çok iyi ifade
edememek yazmaya itti beni desem yanlış olmaz. Sabah Kitap’ın bir
sayısında, kendisiyle yapılan bir söyleşide, Murat Bardakçı yazma ve
yaşam için şu yorumu yapıyor: “hayatın evreniyle yazının evreni
birbirinden farklı.” Ve bir de vardığı sonuç ilginç Bardakçı’nın.
Şöyle diyor: “Öykü, gerek bizim geleneğimizde, gerekse başka
geleneklerde, hayattan ve hayatı taklit eden biçimlerden uzaklaştığı
ölçüde yazınsal bir tür olarak önem ve okur kazanmaya başladı.” Çok
iyi anlatanların, ballandıra ballandıra anlatışını dinlemeye
doyamadıklarımızın anlattıklarını kaydedelim ve yazıya geçirelim.
Görüyoruz ki aynı zevki vermiyor. Hayatın evreninde rolünü iyi
oynayamamış olanlar, yazının evreninde kendilerine ayrı bir dünya
kuruyor. Yazılarını okutturan da, bu kurdukları ayrı dünyadan ifade
biçimleri; hayattan uzak bir anlatım… Okuyucu, yazarın günlük hayatta
da, kurgusal yaşamındaki olduğu, kahramanlarına benzediği, onlar gibi
konuştuğunu düşünme yanlışına düşüyor. Bir yazarla tanıştığımızda bu
yüzden, “hiç de kitaplarındaki gibi değil” diyebiliyoruz.
—Bunca konuştuktan sonra eleştirmeye dair sözlerden de bahsedelim mi?
Ne tür eleştiriler aldınız? Son söz olarak da okura kılavuzluk etmeni
isteyeyim senden; bir nevi prospektüs (tarife) gibi. Okumaya
başlamadan okuyucu neleri bilsin ve nasıl okusun
Üçüncü Çekmece’yi?
—Kitap yeni...
Tanımadığım okuyuculardan değerlendirme almadım henüz. Arkadaşlarım
genelde iyi tepkiler verdiler. Damarlarına uyan sahneleri söylüyorlar
bana. Oysa ben genel bir değerlendirme bekliyorum. Tanıtım için
katıldığım bir radyo programından sonra, kitaplarını takip ettiğim
değerli yazar Fatma Karabıyık Barbarosoğlu Hanımfendi aradı, programı
dinlemiş. Erkeklerden, fazla öykücü çıkmadığını söyledi, benim bu
kervana katılmış olmamın iyi bir gelişme olduğunu söyledi. Birçok
kitap ekinde ve edebiyat dergisinde rastladığımız öykü üzerine
söylenenlere ek olarak, Türk öykücülüğünün son yıllarda iyi yol
aldığını anlattı ve sanatın her alanında yaşanan iyi gelişmelerden söz
etti.
Tarihçi-yazar Metin
Hasırcı Beyefendi okumuş. Bana söylediği şuydu; “bir konferansa
giderken üç otobüs değiştirdim. Üç otobüste bitirdim. Akıcı, selis ve
lügate lüzum bırakmayan bir Türkçe…”
Okuyanların bana
anlattıklarından çıkardığım şu: Bu kitap bir oturuşta okunup bitmeli.
Ona göre kurgulandı. Sinema filmi gibi… Kitapta birçok hikâye var ama
bunlar bütün bir filmin sahne parçaları… Aralıkla okuduğu zaman
ilgiler kurulamıyor. Bu yüzden sadece, kendi içinde de bir bütün olan
kısa hikâyecikler kalıyor okuyucunun aklında. Ben akıcı olduğuna
inanıyorum. Kitap hali elime geçince, başarabildiğim kadar objektif
olmaya çalışarak okudum. Ben de çabuk sıkılan bir insanım ama akıcı
olduğunu fark ettim. Bir yazar kendi yazdığından ne kadar etkilenir
bilmem ama benim yine okurken hüzünlendiğim, inanın ağladığım oldu.
Okuma eyleminde okuyucunun sadece tek duyusuna hitap etmiyor hikâye.
Sanki zihnininiz bir köşesinde bir plakçalar hep eski şarkılar
çalıyor. Gözleriniz önündeki perde de bir film akıyor. Konuşma
cümleleri ağır ağdalı değil, günlük hayatın konuşma dili… Görsel
olarak da rahatlatıcı bir düzeni var.
Hakkında olumlu ya da
olumsuz hakkında birkaç çift laf kelam edileceğini düşünüyorum,
nihayetinde iddialı bir kapıdan girdi. Bunun sevincini yaşamakla
beraber telaş ve sorumluğunu da hissediyorum.
|