nisan kumru Nisan Kumru NİSAN KUMRU nİSAN kUMRU nisankumru NİSANKUMRU
 

 Ana sayfa | Hakkımda | Basında | Eserler | İletişim | Radyo günleri | Yazılarım

 
     
  Yazılarım  
     
 

İŞİN İÇİNDEKİ İŞ

Yedi yıl kadar önceydi, okuldan mezun olmuştum. Çalışabileceğim bir iş arıyordum. Her sabah erkenden, yedide kalkıyordum ama gidecek bir işim yoktu. O kadar iş aradım ama bulamadım.

"Kırk Derste Yazın İş Aramanın İncelikleri Ve Kalınlıkları" kitabını da müteaddit defalar okuduğum halde neden iş bulamıyordum? Düşündüm bu da yetmezmiş gibi birde taşındım. Nerede hata yapmıştım? Günlerdir kafam bu sorularla meşgulken bir rüya gördüm. Rüyamda, nerede hata yaptım diye soruyordum kendi kendime. Derken aksakallı bir dede çıkageldi. "Bak evladım" dedi ve gözlerimin önüne seriverdi geçmişimi. Eliyle koymuş gibi de gösterdi nerede hata yaptığımı. İki yıl önce bir trafik kuralını ihlal ederek yasak olmasına rağmen kırmızıda geçmişim. Ama bu bir şeyi değiştirmiyordu. Herhalde dedim ak sakallı dede davetsiz çalıştığı için dersine iyi çalışamamıştı. 

O yaz çocukluk arkadaşım Veldet ile çeşitli işlere teşebbüs ettik. İlk olarak Badi Şeyfır işine niyetlendik ama vücudumuz atletik olmadığı için almadılar. Bir yolunu bulup Cumhurbaşkanlığı Senfoni orkestrasında kemancı olarak işe başladık. Aslına bakarsanız kemanla veya her hangi bir enstrümanla zerre kadar alakamız yoktu. Ama aslına bakmazsanız biraz alakamız vardı, çünkü bir enstrüman çalıyorduk, kapı zili. "O kadar çalan arasından bizi fark etmez, çalar gibi yapar idare ederiz" diye düşünmüştük.  Fakat Şef ilk günden fark edip bizi kovdu. Herifte de ne müzik kulağı varmış.

Aradan bir hafta geçti geçmedi, Özel Uyandırma Servisçiliği işine teşebbüs ettik. Gazetelere ilan verdik. Sabah veya günün herhangi bir saatinde uyandırılmak isteyenler bize gelecek, biz de nöbetleşe Veldet ile telefonla onları uyandıracaktık. Bazı sorunlar çıktı PTT ile başımız belaya girdi. Bazılarını zamanında uyandıramadık paramızı vermediler. Böyle bir sürü sorun çıktığı için bu işten de vazgeçmemiz gerektiğine karar verip törenle vazgeçtik. 

Arandım tarandım sonunda yapmam gerekeni buldum. Veldet'i kendi başına bırakıp tanıdığım hatırı sayılır bir kişinin referansıyla, bir partinin il başkanlığına gittim durumu anlattım. Anlamadılar ikinci kere anlattım. Yine anlamadıklarını söylediler. Ama mecburen anlatmak zorundaydım. Defalarca anlattım sonunda biraz anlar gibi oldular ve bana bir kağıt yazıp meclise gönderdiler. Kartta ismi yazan bakanla görüşmem gerekiyordu. Babamı razı edip Ankara yollarına düştüm. 

Kartı gösterince tüm kapılar kolayca açılıverdi. Aradığım bakan odasındaydı. Kartımı iyice inceleyip kimliğime baktı. Adı geçenin, bahse konu olanın ben olduğundan emin olunca benimle konuşmaya başladı. Havadan sudan demokrasiden devlet işlerinden konuştuk. Lafı benim meseleme getirmeye çalışma konusunda bir iki deneme yaptımsa da başarılı olmadım. Laf her yere geliyor, uğruyor ama benim meselemin yanından bile geçmiyordu...  

Derken o ucundan kenarından yaklaşmaya başladı meseleye...

Kendisinin beni katabileceği –babam guyuvereceği der-  işlerin çoğu dolmuşmuş. Zaten benim gibi, memleketten her gün yüzlerce adam iş için kendisine yalvarıyormuş. Çoğuna iş bulmuşmuş. Çoğuna da, söz verdiği halde geçiştirip ilgilenmemişmiş. Ama benim referansım yani torpilim sağlammış kıramayacağı bir dostunun referansıyla gelmişim, mutlaka bana bir iş bulacakmış. Zaten bu devirde işe adam değil adama iş bulunuyormuş. Hatta bazı bakanların bile "Ne bakanlık olsa yaparım" deyip bakan olmayı istemelerinden dolayı açılmışmış, pek fazla da lüzumu olmayan bazı bakanlıklar. Çok yakından tanındığı bir bakan arkadaşının bile, şu anda bulunduğu bakanlığı açtırabilmek için göbeği çatlamışmış.

Sonunda, başından beri beklediğim soruyu sordu.

"Ne tür bir istersin, senin için nasıl bir iş alanı oluşturayım?

Ben de nazik bir dille, böyle bir şeye gerek olmadığını, zaten mezunu olduğum branşla ilgili yeterince açık bulunduğunu, bunlarla yani mesleğimle ilgili bir alana atama yapmasını veya yaptırıvermesini rica ettim. O ise yanıldığımı, sandığım gibi oralarda açık olmadığını. Oraların torpiller yarıştığı için ve bir türlü karara varılamadığı için açıkmış gibi gözüktüğünü söyledi. Ben de aklıma gelen, yapabileceğim bir çok  iş sıraladım ufkum ne kadar genişse artık... Ama O hep bir açıklama buldu yani olmayacağına dair. Hatta kendi yanında çalışıp gelen gidenleri sayma işine bile girebileceğimi söyledim, yanımda götürdüğüm karnelerimden, matematik puanlarımı gösterdim, onu, bu işin ehli olduğuma ikna ettim. O ise, zaten bu işe bakan iki kişinin olduğunu ve daha dün onlara yardımcı olmak üzere bir kişinin daha atandığını söyleyince ağzım açık kaldı.

Sonradan açık kalan ağzımı kapattım. Zira bir bakan odasında öyle açık açık duran bir ağız anlamsız kalıyordu. Ben sormadan kendisi söylediğinde öğrendim, bakanın özel kaleminin yanında bir de iş alanı oluşturmak için başkanın özel silgisinin oluşturulduğunu. 

Bende iş kalmamıştı bu sefer kendisi bana iş teklifleri sundu; “Telgrafın tellerini kurşunlayanları Tespit Edip Cezalandırma Birimi” diye bir birim açabileceğini söyledi. Her gün elimde bir fotoğraf makinesi ile dolaşacak, bir meşhur şiire kanıp telgraf tellerini kurşunlayanların resimlerini çekip ilgili makamlara durumu bir yazıyla bildirecektim. Bakanın anlattığına göre işim çok kolay olacaktı. Zira telgraf diye bir şey neredeyse kalmamıştı ve telgrafçılıkta artık tel kullanılmıyordu link ve uydu kullanılıyordu. Ayrıca, Şimdiye kadar böyle bir suç işlenmedi için iş baya kolay olacaktı. Hadi yine iyiymişim. Eğer işimde başarı gösterirsem terfi ederek, müsteşar bile olabilecekmişim. Yeni bir iş alanı olduğu için bu işin tek uzmanı da ben olacakmışım.  

İlk anda aklıma yattı iş. Bakan hemen hazırlıklara başladı. Gerekli yazışmalar, çizişmeler ve telefonlaşmalar yapıldı, başbakandan cevap beklenmeye başlanıldı. O süre içerisinde Ankara'da üçüncü sınıf bir otelde kalıyordum. Her gün yanına gidip gelişmeleri soruyordum. Oldu, olacak diyordu, fakat biraz sabretmem gerekiyormuş zira başbakan yolsuzluk dosyalarıyla meşgulmüş şu an onlar bir bitsin, hemen benimki sıradaymış. 

Beklemeye başladık. Aradan iki ay kadar geçti. Aralıklarla yanına gidip gelmeye devam ediyordum. En son yanına gittiğimde artık canıma tak demiş olmalı ki "ne zaman bitecek şu dosyaların incelenmesi" diye sert çıktım. Bana  “Yolsuzluk bu, boru değil ki” dedi. Dosyanın biri incelenirken yenileri hazırlanıyormuş. yolsuzluk almış yürümüşmüş.  

Neyse. ben diyeyim üç ay siz deyin... siz de "üç ay deyin", çünkü iş önemli olduğu için süreyi kesin olarak hatırlıyorum, -hah "üç ay" dediniz mi, ben de devam edeyim- başbakan bizim bakanın hazırladığı dosyaya göz atma fırsatı bulmuş... Aslında çok iyi bir iş alanı olduğu söyleyip benimle ilgilenen bakanı geniş ufkundan ve projeci ruhundan dolayı tebrik etmiş. Ama bu iş alanına şimdilik bir ödenek ayıramayacaklarını zira boşta kalan ödeneklerin çoğunun yolsuzluğun önlenmesine gittiğini söylemiş. Yani  bizim telgraf telleri işi yatmış.  

Bakan bunları söylediğinde tasımı tarağımı yüreğimi umutlarımı toplayıp yola çıkıyordum ki  yeni bir iş daha düşündüğünü söyleyerek beni gitmekten vazgeçirdi. Yeni bulduğu işi baya merak etmeye başlamıştım. Söylediğinde, tıpkı başbakan gibi ben de projecilik yanını takdir etmeden edemedim.  

Yeni bulduğu iş alanı, Tarım Kredi Kooperatifinde Kadrolu Bostan Korkuluğuydu. Boyumun uygun olduğunu, İngilizce bilme şartının olmadığı bu yeni biçilmiş iş için, biçilmiş kaftan olduğumu filan söyleyerek gayretlendirdi beni. Bu gün artık kuşların yapay korkuluklarına kulaklarıyla güldüklerini, bu konuda yeni bir düzenleme yapmanın vaktinin, gelip de geçmekte olduğundan dem vurdu. Hatta böyle önemli bir projenin daha önce nasıl olup da düşünülmediğini söyleyip eseflendi. Bu projenin yapım ve yayınında emeği geçen arkadaşlarına teşekkür ettikten sonra, bana döndü ve bu projeyi düşünebilmesinde katkımın inkar edilemez olduğunu söyleyerek, bana ilk defa kola ısmarladı.  

Bu işi yapmanın hayli kolay olduğunu, sadece orada bostanda duracağımı, bir canlı olduğu için kuşların zaten gelmeyeceklerini söyledi. Ama itibarsız bir meslek olduğunu düşünüp bunalıma girmemem gerektiğinden bahsettikten sonra bir dizi öğüt vermeden edemedi. “Her şeyden önce kadrolusun, sigortan yapılacağı için sosyal güvencen olacak, bu konunun uzmanı olacaksın. Ziraat fakültelerinde bu konu işlendiğinde, bilirkişi olarak seni çağıracaklar, bundan prim alacaksın, eğer işinde başarılı olursan müsteşar bile olabilirsin." O'nun bu kadar ilgilendiğini görünce yeniden umutlandım ve beklemeye başladım. Dosya başbakana gitti. 

Başbakan bunu daha kısa bir sürede cevaplandırdı.

Başbakan, bizim bakanın hazırladığı dosyaya göz atma fırsatı bulmuş. Aslında çok iyi bir iş alanı olduğunu söyleyip, benimle ilgilenen bakanı geniş ufkundan ve projeci yanından dolayı tebrik etmiş.

Bunun hayata geçirilmesi, hemen girişimlere başlanması için, direktifler vermeyi de ihmal etmemiş.  İşin hayata geçirilmesi bir hafta kadar sürdü. Ama haber kötüydü. Personel alımı için sınav yapılacaktı. Toplam üç kişinin işe alınacağı bir sınava, bin altı yüz kişi  katıldı. Ben imtihana formalite icabı girecektim. Çünkü ben bakandan torpilliydim. 

Alınacak üç kişi belirlenmişti ve aralarında ben yoktum. Bu defa sitem ederek konuştum bakanla. Yemin billah ederek sonuna kadar uğraştığını ama elinden gelen bir şey olmadığını; iki kişinin bizzat başbakandan torpilli olduğunu söyledi. "Ya üçüncü kişi" dedim esefle, "o" dedi "işini sağlama almış. Corc Dabılyu Buş’tan ayarlamış" 

Yine tası tarağı yüreğimi ve umutlarımı toplayıp garaja gittim. Yemin billah ederek beni garajdan zorla meclise getirdi. "Bu sefer mutlak bir iş alanı bulacağım sana dedi". Ne söylediyse hemen ikna olmayıp, temkinli yaklaştım. Bunu O da fark ediyor ve işe daha bir ciddi sarılıyordu. Yaklaşık iki gün kadar düşündü bana açacağı iş alanıyla ilgili. Hiç yapılmamış işlerden bulması gerekiyordu zira diğer işler zaten doluydu. Bir gün müjdeli haberle geldi. "Evreka everka! Buldum." Dedi. "Bu defa özel bir iş yapacağız dedi malzemeleri ben alacağım yeri ben tutacağım. Sen de benim işçim olacaksın." Beni aldı bir telaş. Şimdiye kadar icra edilmemiş bir meslek ne olabilirdi. İşi söylediğinde daha önce olduğuna benzer bir şekilde ağzım açık kaldı. Büyüklerimin, bir bakan odasında ağzı açık olarak kalmanın ayıp bir şey sayılacağını öğrettiklerini hatırladım ve ağzımı kapattım.  

İşin malzemeleri olan, ince tornavida takımları filan ondan idi. Pirim usulü çalışıp, yaptığım iş başı para alacaktım. Yapacağım iş tıkanan tuzlukları açmak olacaktı. Götürü'ye tabi olacağım için vergide ve KDV fişinde bir problem olmayacaktı. İlerde bir de telefon hattı çektirdik mi, evlere servis hizmetine başlanarak iş cazip hale getirilecekti. Tuzlukları tıkananlara bir telefon kadar yakın olacaktım. Tuzluk mu tıkandı, tak bir telefon, malzeme kutusuyla evde olacaktım ve anında gerekli müdahaleyi yapıp onları bu zor durundan kurtaracaktım. İşin servis sonrası hizmeti de olacaktı. Fakat Şimdilik araba alma imkanı olmadığı için patronumun yani bakanın, evlere servisi belediye otobüsleri sayesinde yapacaktık. Ama bu problem değildi ilk fırsatta küçük bir araba yada bir en azından bir motosiklet alınacaktı. Hatta bir motosiklet alınana kadar şimdilik bir bisikletle idare edecektim.  

İş bana yavan geldi. Fakat sonradan anlattıkları baya ikna ediciydi. Doğrusu iyi ikna ediyordu. İknacılık onun işiydi, her nevi ikna itinayla yapılıyordu onun orada. "Bak" dedi, "bu gün yüzlerce insan tıkanan tuzluklarını açamayınca çöpe atıyor. Sonra yenisini alıyor. N'oluyor Ülke ekonomisine iki kere zarar oluyor. Tuzlukların içindeki bir miktar tuz ve parayla satın alınan tuzluk çöpe gidiyor. Tamam belki  buradaki masraf toplam iki yüz/ iki yüz elli bin lira gibi küçük bir rakam ama, bunu yüzlerce, hatta binlerce kişinin yaptığını bir düşünürsek sonuç felaket.. Bu felaketi sen önleyeceksin, ayrıca çok pahalıya alınan tuzluklar da var mesela benim evdeki tuzluk on dört milyon lira kristal," dedi. Ülke ekonomisine katkımızdan dolayı teşvik veya ödül almamızın an meselesi olduğundan söz etti ve yine öğüt vermeye devam etti. Diğer işler için olduğu gibi bu iş için de, eğer başarılı olursam ilerde terfi edip müsteşar olma garantisi veremeyeceğini, zira  bu işin diğerleri gibi kadrolu devlet işi değil hür teşebbüs olduğu filan söyledi. Benim bu işin sürümünden para kazanacağımı da söylemeden edemedi.  

İlk başta tuzluğun da tamirciliği mi olurmuş? diyerek insanların bana güleceğini. Ama bunlara kulak asmayıp yılmadan çalışmam gerektiğini çünkü tarihte, ilginç projelerini hayata geçirenlerin de başlarından aşağı yukarı aynı şeylerin geçtiğini, ama sonunda zengin olup köşeyi döndüklerinde kendileriyle alay edenlerin hatalarını anladıklarını beyan edip, bir dizi örnek şahsiyet sıraladı.  

Bu projeyle tarihe bile geçebileceğimizi de sözlerine ekledi. Ayrıca büyük dedesinin babası rahmetli Marmelattin Efendi'nin de zamanında babasına tarihte tuzluk tamirciliği diye bir meslekten söz ettiğini duyduğunu söyledi. Hatta hatta kitapta bile yerini bulmuş bu mesleğin. Dedesinden kalma kalın ciltli kitapları karıştırırken Sultan İkinci Mahmud'un refikaları Maypeyker Sultan zamanında bizzat sarayın tadıcıbaşısı Damakzade Lezzettin Efendi'nin teklifiyle sarayda Tuzlukçubaşılık diye bir kadro açıldığını okumuş.  Bir kişi tuzlukçubaşılıkla görevlendirilmiş. İlk zamanlar Tuzlukçubaşılık İbrikçibaşılığa bağlı olarak çalışmış sarayda, fakat bu mesleğin önemi kavranınca bunu kendi başına bir birim olarak yeniden düzenlemişler. Hatta hatta şurası çok ilginçmiş; Tuzlukçubaşıların maaşları tımar gelirlerinden karşılanırmış ve epeyce yüklü bir akçe ödenirmiş kendilerine. Cülus bahşişi olarak da diğerlerinden fazla akçe alırlarmış. Anadolu'da bir zaman bu işle uğraşanlar olmuş, hatta Evliya Çelebi ünlü eseri Seyehatname'sinin altıncı cildinin 28 sahifesinde bunu beyan dahi ikrar etmeden geçememiş.  Bunları okullarda tarih derslerinde bizlere okutmamış olmaları bir talihsizlikmiş. Adam gibi tarih yazarlarının eksikliği çekiliyormuş hala.

Anlattıkları karşısında küçük dilimi yutmuştum. Hastaneye zor yetiştirdiler. Küçük bir operasyonla küçük dilimi çıkardılar. Doktor iki kutu antibiyotik yazdı. Sağolsun bakan tanıdığım, yani yeni patronum, onları meclis eczanesinden bedava alıverdi. Bende iyileşme alametleri baş gösterir göstermez, yer tutuldu, iş malzemesi olan bir takım küçük tornavida alındı, bir levha yazıldı ve işe başladık.

Tıpkı bakanın dediği gibi oldu. Tabeladaki tuzluk tamircisi yazısını görenler gülüp geçtiler. Hatta biraz dikkatli bakıp da içerdeki, "tıkanan her nevi tuzluklarınız itinayla tamir edilip açılır" yazısını görenler gülmekten kriz geçirdi. Ama ben bakanın, yani patronumun öğütlerini tutarak, bunlara kulak asmayıp yılmadan çalışmaya, yani gelecek, müstakbel müşterilerimi beklemeye başladım. O yıllarda Reha Muhtar ana haber sunmuyordu, yeteneğinden habersiz acayip acayip programlarla vakit harcıyordu, ama eğer haber koordinatörü olsaydı, beni defalarca haber yapmıştı. Ama kader işte. 

Bekledim durdum ne gelen oldu ne de giden. Hiç mi gelen olmadı? gelen oldu tabi canım; maliyeciler, yol yapımı için para istemeye gelen yan taraftaki dükkan komşuları, çelik tencere satıcıları, dilenciler. Ha unutuyordum bir ara sinek şaplağı firmasından bir pazarlamacı geldi. Boş zamanlarında sinek avlayabilmek için İş yapamayan esnaflara sinek şaplağı satıyordu. Epey allem etti kullem etti, almak zorunda kaldım. Baya yararını gördüm. Hiç siftah etmeyen dükkan sahibi olarak Guennes Rekorlar Kitabına geçecektim, hakkımı yediler.  

Altı ay kadar sonra, işin tutmadığını anlayan patronum dükkanı kapattı. Bana diyecek kelime bulamıyordu. "Yeni bir iş icat ettim" demesine fırsat vermeden tasımı tarağımı topladım. Gerçi satmak zorunda kaldığım için kalmamışlardı sadece yüreğimi ve umutlarımı toplayarak, kaptığım gibi Ankara'yı terk ettim.  

O gün bu gündür bir bakan yada milletvekilinden, bir referans, bir iş, bir torpil istediğim vakî değildir.  

İşte benim acıklı hazîn iş maceram.

Nisan Kumru

 
     
     
 
 Ana sayfa | Hakkımda | Basında | Eserler | İletişim | Radyo günleri | Yazılarım
 
     
 

Sitedeki yazı ve belgelerin yayın hakkı saklıdır. İzinsiz yayınlanamaz©                      ◄Geri  Yukarı