İŞİN İÇİNDEKİ İŞ
Yedi yıl kadar
önceydi, okuldan mezun olmuştum. Çalışabileceğim bir iş arıyordum. Her
sabah erkenden, yedide kalkıyordum ama gidecek bir işim yoktu. O kadar
iş aradım ama bulamadım.
"Kırk Derste
Yazın İş Aramanın İncelikleri Ve Kalınlıkları"
kitabını da
müteaddit
defalar okuduğum halde neden iş bulamıyordum? Düşündüm bu da yetmezmiş
gibi birde taşındım. Nerede hata yapmıştım? Günlerdir kafam bu
sorularla meşgulken bir rüya gördüm. Rüyamda, nerede hata yaptım diye
soruyordum kendi kendime. Derken aksakallı bir dede çıkageldi. "Bak
evladım" dedi ve gözlerimin önüne seriverdi geçmişimi. Eliyle
koymuş gibi de gösterdi nerede hata yaptığımı. İki yıl önce bir trafik
kuralını ihlal ederek yasak olmasına rağmen kırmızıda geçmişim. Ama bu
bir şeyi değiştirmiyordu. Herhalde dedim ak sakallı dede davetsiz
çalıştığı için dersine iyi çalışamamıştı.
O yaz çocukluk
arkadaşım Veldet ile çeşitli işlere teşebbüs ettik. İlk olarak Badi
Şeyfır işine niyetlendik ama vücudumuz atletik olmadığı için
almadılar. Bir yolunu bulup Cumhurbaşkanlığı Senfoni orkestrasında
kemancı olarak işe başladık. Aslına bakarsanız kemanla veya her
hangi bir enstrümanla zerre kadar alakamız yoktu. Ama aslına
bakmazsanız biraz alakamız vardı, çünkü bir enstrüman çalıyorduk, kapı
zili. "O kadar çalan arasından bizi fark etmez, çalar gibi yapar idare
ederiz" diye düşünmüştük. Fakat Şef ilk günden fark edip bizi kovdu.
Herifte de ne müzik kulağı varmış.
Aradan bir hafta
geçti geçmedi, Özel Uyandırma Servisçiliği işine teşebbüs
ettik. Gazetelere ilan verdik. Sabah veya günün herhangi bir saatinde
uyandırılmak isteyenler bize gelecek, biz de nöbetleşe Veldet ile
telefonla onları uyandıracaktık. Bazı sorunlar çıktı PTT ile başımız
belaya girdi. Bazılarını zamanında uyandıramadık paramızı vermediler.
Böyle bir sürü sorun çıktığı için bu işten de vazgeçmemiz gerektiğine
karar verip törenle vazgeçtik.
Arandım tarandım
sonunda yapmam gerekeni buldum. Veldet'i kendi başına bırakıp
tanıdığım hatırı sayılır bir kişinin referansıyla, bir partinin il
başkanlığına gittim durumu anlattım. Anlamadılar ikinci kere anlattım.
Yine anlamadıklarını söylediler. Ama mecburen anlatmak zorundaydım.
Defalarca anlattım sonunda biraz anlar gibi oldular ve bana bir kağıt
yazıp meclise gönderdiler. Kartta ismi yazan bakanla görüşmem
gerekiyordu. Babamı razı edip Ankara yollarına düştüm.
Kartı gösterince
tüm kapılar kolayca açılıverdi. Aradığım bakan odasındaydı. Kartımı
iyice inceleyip kimliğime baktı. Adı geçenin, bahse konu olanın ben
olduğundan emin olunca benimle konuşmaya başladı. Havadan sudan
demokrasiden devlet işlerinden konuştuk. Lafı benim meseleme getirmeye
çalışma konusunda bir iki deneme yaptımsa da başarılı olmadım. Laf her
yere geliyor, uğruyor ama benim meselemin yanından bile geçmiyordu...
Derken o ucundan
kenarından yaklaşmaya başladı meseleye...
Kendisinin beni
katabileceği –babam guyuvereceği der- işlerin çoğu dolmuşmuş.
Zaten benim gibi, memleketten her gün yüzlerce adam iş için kendisine
yalvarıyormuş. Çoğuna iş bulmuşmuş. Çoğuna da, söz verdiği halde
geçiştirip ilgilenmemişmiş. Ama benim referansım yani torpilim
sağlammış kıramayacağı bir dostunun referansıyla gelmişim, mutlaka
bana bir iş bulacakmış. Zaten bu devirde işe adam değil adama iş
bulunuyormuş. Hatta bazı bakanların bile "Ne bakanlık olsa yaparım"
deyip bakan olmayı istemelerinden dolayı açılmışmış, pek fazla da
lüzumu olmayan bazı bakanlıklar. Çok yakından tanındığı bir bakan
arkadaşının bile, şu anda bulunduğu bakanlığı açtırabilmek için göbeği
çatlamışmış.
Sonunda, başından
beri beklediğim soruyu sordu.
"Ne tür bir
istersin, senin için nasıl bir iş alanı oluşturayım?
Ben de nazik bir
dille, böyle bir şeye gerek olmadığını, zaten mezunu olduğum branşla
ilgili yeterince açık bulunduğunu, bunlarla yani mesleğimle ilgili bir
alana atama yapmasını veya yaptırıvermesini rica ettim. O ise
yanıldığımı, sandığım gibi oralarda açık olmadığını. Oraların
torpiller yarıştığı için ve bir türlü karara varılamadığı için açıkmış
gibi gözüktüğünü söyledi. Ben de aklıma gelen, yapabileceğim bir çok
iş sıraladım ufkum ne kadar genişse artık... Ama O hep bir açıklama
buldu yani olmayacağına dair. Hatta kendi yanında çalışıp gelen
gidenleri sayma işine bile girebileceğimi söyledim, yanımda götürdüğüm
karnelerimden, matematik puanlarımı gösterdim, onu, bu işin ehli
olduğuma ikna ettim. O ise, zaten bu işe bakan iki kişinin olduğunu
ve daha dün onlara yardımcı olmak üzere bir kişinin daha atandığını
söyleyince ağzım açık kaldı.
Sonradan açık
kalan ağzımı kapattım. Zira bir bakan odasında öyle açık açık duran
bir ağız anlamsız kalıyordu. Ben sormadan kendisi söylediğinde
öğrendim, bakanın özel kaleminin yanında bir de iş alanı oluşturmak
için başkanın özel silgisinin oluşturulduğunu.
Bende iş
kalmamıştı bu sefer kendisi bana iş teklifleri sundu; “Telgrafın
tellerini kurşunlayanları Tespit Edip Cezalandırma Birimi” diye bir
birim açabileceğini söyledi. Her gün elimde bir fotoğraf makinesi ile
dolaşacak, bir meşhur şiire kanıp telgraf tellerini kurşunlayanların
resimlerini çekip ilgili makamlara durumu bir yazıyla bildirecektim.
Bakanın anlattığına göre işim çok kolay olacaktı. Zira telgraf diye
bir şey neredeyse kalmamıştı ve telgrafçılıkta artık tel
kullanılmıyordu link ve uydu kullanılıyordu. Ayrıca, Şimdiye kadar
böyle bir suç işlenmedi için iş baya kolay olacaktı. Hadi yine
iyiymişim. Eğer işimde başarı gösterirsem terfi ederek, müsteşar bile
olabilecekmişim. Yeni bir iş alanı olduğu için bu işin tek uzmanı da
ben olacakmışım.
İlk anda aklıma
yattı iş. Bakan hemen hazırlıklara başladı. Gerekli yazışmalar,
çizişmeler ve telefonlaşmalar yapıldı, başbakandan cevap beklenmeye
başlanıldı. O süre içerisinde Ankara'da üçüncü sınıf bir otelde
kalıyordum. Her gün yanına gidip gelişmeleri soruyordum. Oldu, olacak
diyordu, fakat biraz sabretmem gerekiyormuş zira başbakan yolsuzluk
dosyalarıyla meşgulmüş şu an onlar bir bitsin, hemen benimki
sıradaymış.
Beklemeye
başladık. Aradan iki ay kadar geçti. Aralıklarla yanına gidip gelmeye
devam ediyordum. En son yanına gittiğimde artık canıma tak demiş
olmalı ki "ne zaman bitecek şu dosyaların incelenmesi" diye
sert çıktım. Bana “Yolsuzluk bu, boru değil ki” dedi. Dosyanın
biri incelenirken yenileri hazırlanıyormuş. yolsuzluk almış
yürümüşmüş.
Neyse. ben
diyeyim üç ay siz deyin... siz de "üç ay deyin", çünkü iş önemli
olduğu için süreyi kesin olarak hatırlıyorum, -hah "üç ay" dediniz mi,
ben de devam edeyim- başbakan bizim bakanın hazırladığı dosyaya göz
atma fırsatı bulmuş... Aslında çok iyi bir iş alanı olduğu söyleyip
benimle ilgilenen bakanı geniş ufkundan ve projeci ruhundan dolayı
tebrik etmiş. Ama bu iş alanına şimdilik bir ödenek ayıramayacaklarını
zira boşta kalan ödeneklerin çoğunun yolsuzluğun önlenmesine gittiğini
söylemiş. Yani bizim telgraf telleri işi yatmış.
Bakan bunları
söylediğinde tasımı tarağımı yüreğimi umutlarımı toplayıp yola
çıkıyordum ki yeni bir iş daha düşündüğünü söyleyerek beni
gitmekten vazgeçirdi. Yeni bulduğu işi baya merak etmeye
başlamıştım. Söylediğinde, tıpkı başbakan gibi ben de projecilik
yanını takdir etmeden edemedim.
Yeni bulduğu iş
alanı, Tarım Kredi Kooperatifinde Kadrolu Bostan Korkuluğuydu.
Boyumun uygun olduğunu, İngilizce bilme şartının olmadığı bu yeni
biçilmiş iş için, biçilmiş kaftan olduğumu filan söyleyerek
gayretlendirdi beni. Bu gün artık kuşların yapay korkuluklarına
kulaklarıyla güldüklerini, bu konuda yeni bir düzenleme yapmanın
vaktinin, gelip de geçmekte olduğundan dem vurdu. Hatta böyle önemli
bir projenin daha önce nasıl olup da düşünülmediğini söyleyip
eseflendi. Bu projenin yapım ve yayınında emeği geçen arkadaşlarına
teşekkür ettikten sonra, bana döndü ve bu projeyi düşünebilmesinde
katkımın inkar edilemez olduğunu söyleyerek, bana ilk defa kola
ısmarladı.
Bu işi yapmanın
hayli kolay olduğunu, sadece orada bostanda duracağımı, bir canlı
olduğu için kuşların zaten gelmeyeceklerini söyledi. Ama itibarsız bir
meslek olduğunu düşünüp bunalıma girmemem gerektiğinden bahsettikten
sonra bir dizi öğüt vermeden edemedi. “Her şeyden önce kadrolusun,
sigortan yapılacağı için sosyal güvencen olacak, bu konunun uzmanı
olacaksın. Ziraat fakültelerinde bu konu işlendiğinde, bilirkişi
olarak seni çağıracaklar, bundan prim alacaksın, eğer işinde başarılı
olursan müsteşar bile olabilirsin." O'nun bu kadar ilgilendiğini
görünce yeniden umutlandım ve beklemeye başladım. Dosya başbakana
gitti.
Başbakan bunu
daha kısa bir sürede cevaplandırdı.
Başbakan, bizim
bakanın hazırladığı dosyaya göz atma fırsatı bulmuş. Aslında çok iyi
bir iş alanı olduğunu söyleyip, benimle ilgilenen bakanı geniş
ufkundan ve projeci yanından dolayı tebrik etmiş.
Bunun hayata
geçirilmesi, hemen girişimlere başlanması için, direktifler vermeyi de
ihmal etmemiş. İşin hayata geçirilmesi bir hafta kadar sürdü. Ama
haber kötüydü. Personel alımı için sınav yapılacaktı. Toplam üç
kişinin işe alınacağı bir sınava, bin altı yüz kişi katıldı. Ben
imtihana formalite icabı girecektim. Çünkü ben bakandan torpilliydim.
Alınacak üç kişi
belirlenmişti ve aralarında ben yoktum. Bu defa sitem ederek konuştum
bakanla. Yemin billah ederek sonuna kadar uğraştığını ama elinden
gelen bir şey olmadığını; iki kişinin bizzat başbakandan torpilli
olduğunu söyledi. "Ya üçüncü kişi" dedim esefle, "o" dedi "işini
sağlama almış. Corc Dabılyu Buş’tan ayarlamış"
Yine tası tarağı
yüreğimi ve umutlarımı toplayıp garaja gittim. Yemin billah ederek
beni garajdan zorla meclise getirdi. "Bu sefer mutlak bir iş alanı
bulacağım sana dedi". Ne söylediyse hemen ikna olmayıp, temkinli
yaklaştım. Bunu O da fark ediyor ve işe daha bir ciddi sarılıyordu.
Yaklaşık iki gün kadar düşündü bana açacağı iş alanıyla ilgili. Hiç
yapılmamış işlerden bulması gerekiyordu zira diğer işler zaten
doluydu. Bir gün müjdeli haberle geldi. "Evreka everka! Buldum." Dedi.
"Bu defa özel bir iş yapacağız dedi malzemeleri ben alacağım yeri ben
tutacağım. Sen de benim işçim olacaksın." Beni aldı bir telaş. Şimdiye
kadar icra edilmemiş bir meslek ne olabilirdi. İşi söylediğinde daha
önce olduğuna benzer bir şekilde ağzım açık kaldı. Büyüklerimin, bir
bakan odasında ağzı açık olarak kalmanın ayıp bir şey sayılacağını
öğrettiklerini hatırladım ve ağzımı kapattım.
İşin malzemeleri
olan, ince tornavida takımları filan ondan idi. Pirim usulü çalışıp,
yaptığım iş başı para alacaktım. Yapacağım iş tıkanan tuzlukları
açmak olacaktı. Götürü'ye tabi olacağım için vergide ve KDV
fişinde bir problem olmayacaktı. İlerde bir de telefon hattı çektirdik
mi, evlere servis hizmetine başlanarak iş cazip hale getirilecekti.
Tuzlukları tıkananlara bir telefon kadar yakın olacaktım. Tuzluk mu
tıkandı, tak bir telefon, malzeme kutusuyla evde olacaktım ve anında
gerekli müdahaleyi yapıp onları bu zor durundan kurtaracaktım. İşin
servis sonrası hizmeti de olacaktı. Fakat Şimdilik araba alma imkanı
olmadığı için patronumun yani bakanın, evlere servisi belediye
otobüsleri sayesinde yapacaktık. Ama bu problem değildi ilk fırsatta
küçük bir araba yada bir en azından bir motosiklet alınacaktı. Hatta
bir motosiklet alınana kadar şimdilik bir bisikletle idare edecektim.
İş bana yavan
geldi. Fakat sonradan anlattıkları baya ikna ediciydi. Doğrusu iyi
ikna ediyordu. İknacılık onun işiydi, her nevi ikna itinayla
yapılıyordu onun orada. "Bak" dedi, "bu gün yüzlerce insan tıkanan
tuzluklarını açamayınca çöpe atıyor. Sonra yenisini alıyor. N'oluyor
Ülke ekonomisine iki kere zarar oluyor. Tuzlukların içindeki bir
miktar tuz ve parayla satın alınan tuzluk çöpe gidiyor.
Tamam
belki buradaki masraf toplam iki yüz/ iki yüz elli bin lira gibi
küçük bir rakam ama, bunu yüzlerce, hatta binlerce kişinin yaptığını
bir düşünürsek sonuç felaket.. Bu felaketi sen önleyeceksin, ayrıca
çok pahalıya alınan tuzluklar da var mesela benim evdeki tuzluk on
dört milyon lira kristal," dedi. Ülke ekonomisine katkımızdan dolayı
teşvik veya ödül almamızın an meselesi olduğundan söz etti ve yine
öğüt vermeye devam etti. Diğer işler için olduğu gibi bu iş için de,
eğer başarılı olursam ilerde terfi edip müsteşar olma garantisi
veremeyeceğini, zira bu işin diğerleri gibi kadrolu devlet işi değil
hür teşebbüs olduğu filan söyledi. Benim bu işin sürümünden para
kazanacağımı da söylemeden edemedi.
İlk başta tuzluğun da
tamirciliği mi olurmuş? diyerek insanların bana güleceğini. Ama
bunlara kulak asmayıp yılmadan çalışmam gerektiğini çünkü tarihte,
ilginç projelerini hayata geçirenlerin de başlarından aşağı yukarı
aynı şeylerin geçtiğini, ama sonunda zengin olup köşeyi döndüklerinde
kendileriyle alay edenlerin hatalarını anladıklarını beyan edip, bir
dizi örnek şahsiyet sıraladı.
Bu
projeyle tarihe bile geçebileceğimizi de sözlerine ekledi. Ayrıca
büyük dedesinin babası rahmetli Marmelattin Efendi'nin de zamanında
babasına tarihte tuzluk tamirciliği diye bir meslekten söz ettiğini
duyduğunu söyledi. Hatta hatta kitapta bile yerini bulmuş bu mesleğin.
Dedesinden kalma kalın ciltli kitapları karıştırırken Sultan İkinci
Mahmud'un refikaları Maypeyker Sultan zamanında bizzat sarayın
tadıcıbaşısı Damakzade Lezzettin Efendi'nin teklifiyle sarayda
Tuzlukçubaşılık diye bir kadro açıldığını okumuş. Bir kişi
tuzlukçubaşılıkla görevlendirilmiş. İlk zamanlar Tuzlukçubaşılık
İbrikçibaşılığa bağlı olarak çalışmış sarayda, fakat bu mesleğin önemi
kavranınca bunu kendi başına bir birim olarak yeniden düzenlemişler.
Hatta hatta şurası çok ilginçmiş; Tuzlukçubaşıların maaşları tımar
gelirlerinden karşılanırmış ve epeyce yüklü bir akçe ödenirmiş
kendilerine. Cülus bahşişi olarak da diğerlerinden fazla akçe
alırlarmış. Anadolu'da bir zaman bu işle uğraşanlar olmuş, hatta
Evliya Çelebi ünlü eseri Seyehatname'sinin altıncı cildinin 28
sahifesinde bunu beyan dahi ikrar etmeden geçememiş. Bunları
okullarda tarih derslerinde bizlere okutmamış olmaları bir
talihsizlikmiş. Adam gibi tarih yazarlarının eksikliği çekiliyormuş
hala.
Anlattıkları
karşısında küçük dilimi yutmuştum. Hastaneye zor yetiştirdiler. Küçük
bir operasyonla küçük dilimi çıkardılar. Doktor iki kutu antibiyotik
yazdı. Sağolsun bakan tanıdığım, yani yeni patronum, onları meclis
eczanesinden bedava alıverdi. Bende iyileşme alametleri baş gösterir
göstermez, yer tutuldu, iş malzemesi olan bir takım küçük tornavida
alındı, bir levha yazıldı ve işe başladık.
Tıpkı bakanın
dediği gibi oldu. Tabeladaki tuzluk tamircisi yazısını görenler gülüp
geçtiler. Hatta biraz dikkatli bakıp da içerdeki, "tıkanan her nevi
tuzluklarınız itinayla tamir edilip açılır" yazısını görenler
gülmekten kriz geçirdi. Ama ben bakanın, yani patronumun öğütlerini
tutarak, bunlara kulak asmayıp yılmadan çalışmaya, yani gelecek,
müstakbel müşterilerimi beklemeye başladım. O yıllarda Reha Muhtar ana
haber sunmuyordu, yeteneğinden habersiz acayip acayip programlarla
vakit harcıyordu, ama eğer haber koordinatörü olsaydı, beni defalarca
haber yapmıştı. Ama kader işte.
Bekledim durdum
ne gelen oldu ne de giden. Hiç mi gelen olmadı? gelen oldu tabi canım;
maliyeciler, yol yapımı için para istemeye gelen yan taraftaki dükkan
komşuları, çelik tencere satıcıları, dilenciler. Ha unutuyordum bir
ara sinek şaplağı firmasından bir pazarlamacı geldi. Boş zamanlarında
sinek avlayabilmek için İş yapamayan esnaflara sinek şaplağı
satıyordu. Epey allem etti kullem etti, almak zorunda kaldım. Baya
yararını gördüm. Hiç siftah etmeyen dükkan sahibi olarak Guennes
Rekorlar Kitabına geçecektim, hakkımı yediler.
Altı ay kadar
sonra, işin tutmadığını anlayan patronum dükkanı kapattı. Bana diyecek
kelime bulamıyordu. "Yeni bir iş icat ettim" demesine fırsat vermeden
tasımı tarağımı topladım. Gerçi satmak zorunda kaldığım için
kalmamışlardı sadece yüreğimi ve umutlarımı toplayarak, kaptığım gibi
Ankara'yı terk ettim.
O gün bu gündür
bir bakan yada milletvekilinden, bir referans, bir iş, bir torpil
istediğim vakî değildir.
İşte benim acıklı
hazîn iş maceram.
Nisan Kumru |