|
HEYECANLANMA
DURUMLARI
Merhabalar ben
Nisan Kumru. Size kısaca kendimi tanıtayım:
İsmimi biraz garipseyebilirsiniz (mesela bana bu ismi koyan rahmetli
babaannem her akşam yemekten sonra bu ismi en az sekiz kere
garipserdi; ismi kendisi koymasına rağmen... Diğerlerini siz düşünün)
Banka sıralarında, devlet dairesinde ismimi soran memur ya da
memurelere en az iki seans ismimi zikrediyorum. Mecburen heceliyorum
anladıklarında -biraz geç oluyor,- önce istihza ile gülüyorlar
sonrada birmilyononüç defa duyduğum “şu mart nisan mayıs değil mi?”
esprisini yapıyorlar. Ben de “he” anlamında başımı
sallayınca (bu şekilde baş sallamak epey zor, iki arkadaş geçen he
anlamında baş sallayayım derken Kolümina Vertebralislerindeki aksis ve
atlas vertebralarını zedelediler mezkur kemiklerinde orta safhada
pataolojik durumla birlikte spontan aljiler oluştu yani buna bir çeşit
“boyunları incindi” deniyor) onların “Abi iyi ki mayıs koymamışlar”ına
işim onlara düşük olduğu için gülmek zorunda kalıyorum. Aynı hataya
siz(in düşmeyeceğinizden %97,2 eminim ama) düşmeyin diye anlattım
bunları.
Gelelim bu sitenin yapım hikâyesine. İlkokulu bitirince babam beni
sanayide bir tornacının yanına çırak verdi. İkinci gün işten kaçtım.
Bu defa kulağımdan tutup “Adam olacağı yok bu keratanın, senin yanında
dursun da bari biraz meslek kapsın. Eti senin kemiği benim”, diyerek
yazar ve webmaster Fesih Usta’nın yanına çırak verdi.
İşin bir ucundan da ben tuttum. Meslek kaptım. Ve bir gün Fesih Usta
beni yanına çağırdı; “evlat” dedi, “sen artık oldun, yetiştin, piştin;
kitabı yazılacak, sitesi yapılacak kocaman adam oldun” dedi. İlk
kitabımı yazdım, ilk sitemi yaptım. Şu hayatta bir tek dikili ağacım,
çekili klipim, oynanılı dizim ve stand-up’ım olmadı ama başımı
sokabileceğim bir kitabım ve sitem oldu. Sevindirici bir durum…
Çok heyecanlıyım. Tarih boyunca ilk defa kitap yazmış site yapmış
olanlar hep heyecanlanagelmişlerdir, ben de bu tarihi gelişime ters
düşmeyerek heyecanlanıyorum. İlk “çokheycanlanışım” değil bu.
Çok heyecanlandığım anları hatırlıyorum… Bunlardan ikisi, yeni
ayakkabı aldığım an ile minibüse binme anında yaşadığım heyecandır.
İkisinin de ben de bir hikâyesi var. 
Yani ayakkabı alınca çok
heyecanlanırım. Yeni ayakkabı alınmış çocukların yaptığı gibi
sevinçten dört köşe olup gece bile ayağımdan çıkarmadan yatacak kadar
değilse de yeni ayakkabı almış olmam ben de bir heyecan yaratır. Sene
seksen beş miydi yoksa doksan altı mı, tam hatırlayamayacağım yalana
olmasın; yaz tatilinde memlekete dönüş etkinlikleri çerçevesinde yeni
bir ayakkabı almıştım. Aldığım ayakkabının çok kıyak görünmesini
arzuluyordum. Bunun için ayakkabı tamircisine gittim.
Normal insanlar
ayakkabı tamircisine ayakkabıları eskiyince giderler. Yeni alınan bir
ayakkabı zaten maksimum parlaklıktadır, ama gel sen onu, o zamanki
bana anlat. Çok parlak olmasını ve fiyakalı görünmesini istiyorum ya;
ayakkabı tamircisine verdim ayakkabıları. Benim de böyle bir huyum
var. Yeni aldığım bir ceketi de kuru temizlemeciye vermiştim. Huyum
kurusun. Hiç tavsiye etmem ceket en az üç yıl yaşlanıyor.
Ne diyordum…
Gittim ayakkabı tamircisi Gamzet Bey’in
ayakkabı tamirhanesine; “Abi” dedim, “şunları bir boyatacaktım.” O an
bir de ayakkabının, giydiğimde arkasının biraz sıktığını hatırladım,
“abi biraz da sıkıyor, genişletmeniz mümkün mü?” diye sordum bir de.
Ve aramızda şu konuşma geçti:

-Bittabi
sayın abim biz bu tür olaylara girmek için varız zaten. Ver bakayım şu
ayakkabıyı.
Aldı ve incelemeye başladı.
-Üfff
ülen bu memlekette ayakkabı yapmayı bilmiyorlar ya. Şu tarağa bak,
ülen böyle tarak olur mu len? Heh şu buruna bak çift dikiş atmışlar,
sıkar tabi
-Sıkan önü değil arkası beyefendi
-Bakma sen önde sıkıyordur bunun. Neyse düzeltelim ver
baklalım.
-Beyefendi sorması ayıp olması, ne kadar tutar acaba?
-A canım önemli değil yaparız bir şeyler, sen yabancı
değilsin
-Peki ne zaman alayım.
-Valla şöyle böyle bir iki saat sonra gel istersen.
Şöyle böyle bir iki saat sonra Gamzet
Beyin ayakkabı tamirhanesine tekrar gittim.
-İyi günler yapıldı mı ayakkabılarım?
-Yapıldı tabi, yapıldı. Hulusiii! Hulusii, Buluver
abinin ayakkabılarını. Aa olum bir poşete koysana şunu
Bir poşete koydular ve elime verdiler.
İçini açıp baktım ve şaşırdım
-Bunlar
benim ayakkabılarım değil
-Nasıl
olur yav?
-Gerçeği
yüzüme söyleyin doktor bey filmler karışmış olamaz mı? Şey... Gamzet
Bey, ayakkabılar karışmış olamaz mı? Bunlar benim ayakkabılarım değil.
Ayakkabıları elimden aldı ve çırağına:
-Anaaa!
Olum Hulusi, Kaç kere söyledim dikkatli ol diye... Bunlar değil abinin
ayakkabıları, götür şunları dedi,
Çırağının yeniden poşete koyduğu
ayakkabıyı elime verdi. Ben poşeti açıp tekrar baktım. Bir ayakkabı
teki var.
-Ya Gamzet Bey, Birlik ve beraberliğe, istikrara her zamankinden daha
fazla muhtaç olduğumuz böyle bir dönemde yapmayın böyle şeyler
Allah’ınızı severseniz. Ben ayakkabıyı çift halde verdiğimi
hatırlıyorum.
-Lan
olum Hulusi, bul şunun diğer eşini, adam bununla seksek mi oynayacak
len... Hadi getir bakayım.
Çırak Ayakkabının diğer eşini getirince
Gamzet Usta ikisini tekrar poşete koydu ve bana uzattı. Gamzet Bey:
-Eee
tamam al abi. Dediğin gibi önü düzelttik boya vurduk. Bağcıkları da
değiştirdim. Yeni, Avrupa malzemeden taktım; seninkiler eskimişti
biliyon mu. Ha iki parça attım yanlara biliyon mu, Belki genişler
ilerde diye. Tabanı da Avrupa’sıyla değiştirdik. Badem yağı, madem
yağı, cila, mila, yumuşatıcı, mumuşatıcı derken: al abi borcunuz beş
milyon altı yüz elli bin.
(paranın para zamanı yani şimdinin 40 milyonu filan)
Birden şaşaladım ve heyecanlandım:
-Beyefendi,
iyi de ben ayakkabıyı daha yeni almıştım mağazadan. İlk size getirdim.
-Eeii
yeni mi aldım dedin?.... İyi de yav bu tür sorunlar ilerde nasıl olsa
yaşanacaktı. Yine gelecektin buraya. Şimdiden yaptırmış oldun.
Enfilasyondan gurtattık seni.
Ama ben bunları yeni almıştım!
O gün bu gündür, ayakkabı tamircisine
ayakkabı verirken sadece boya istediğimi özellikle veririm ve almaya
gittiğimde çok heyecanlanırım.
Bazen durup düşünürüm; ulan, olur olmaz
zamanlarda, olur olmaz yerlerde heyecanlanan sadece ben miyim, yoksa
başkalarında da oluyor mu bu tür durumlar, diye. Ben bizim iş hanının
esnaf çay ocağı bölümünde bir gün oturup bunları düşündüğüm bir
sırada, bir devlet dairesinde muhasebeci olan Ziver Bey çıkageldi
sevinçli sevinçli. İki de bir: “Çok heyecanlıyım, çok sevinçliyim
Nisan, demek ki dolar ve Avro bazında verilmiş sadakamız varmış, çok
mutluyum çok heyecanlıyım” deyip duruyordu.
Yav dedim Ziver, “anlat şu meseleyi de
Allah ne verdiyse beraber sevinelim, beraber heyecanlanalım”. Neyse
anlattı hep beraber heyecanlandık.
Efendim meselenin aslı şu: Bizim Ziver
Bey’in eşi Sirayet Hanım, bizim Ziver işteyken, canlı yayında kahve
falı bakan bir radyo programına katılmış telefonla. Programdaki
araştırmacı falcı kadın:
A be şimdi de Sirayet hanım Ve Ziver Bey’in
yerine içiyorum demiş. İçmiş kahveyi ve gördüklerini anlatmaya
başlamış. “ A be üç gün mü desem, beş gün mü desem, On gün diyeyim.
On güne kadar size bir size bir yoksulluk görünür be!” Bunu duyan
Sirayet Hanım sevinç çığlıkları atmış. Eve gelince kocasına da
anlatmış durumu, birlikte zıp zıp zıplayıp başlarını tavanlara
vurmuşlar. “Yav Ziver, istikrara her zamankinden daha az muhtaç
olmadığımız böyle bir dönemde ani çıkışlar yaparak beni şoke etme,
yoksulluğun neresi iyi?” diye sordum. “hâlâ anlamıyorsun Nisan” dedi,
“Sendikaların en son yaptığı araştırmaya göre açıkladığı yoksulluk
sınırı ne kadar biliyor musun, bir milyar en az. Demek ki on güne
kadar maaşımız bir milyara çıkıyor...
“Ya Ziver,” dedim. “Fala inanma, yoksul
olmak öyle kolay değil, öyle hemen yoksul olunmaz ki, önce bir,
memurlukta on yılını doldur, dairede şef ol, müdür yardımcılığı al,
sonra müdür ol, ondan sonra belki..” Yok anlatamadım. “On güne kadar
yoksul oluyoruz, yoksulluk sınırında maaşlara konuyoruz” diye
heyecanlı heyecanlı bağırıp duruyor gariban...
Bu olaydan sonra ben de sorumun
cevabını bulmuştum. Efendim bir de şehir içi minibüs hatlarında çok
heyecanlandığı söylemiştim size. Bu heyecanımın kaynağı da elbette
kötü bir tecrübeye dayanıyor. Yine senesini tam hatırlayamadığım bir
hikâye.
Bir gün evimden işime gitmek için
durakta minibüs beklemeye başladım. O zamlarda da minibüs ücretlerine
zam yapılmıştı. Arkadaşlarımın tümü “ben bir zam bekliyordum zaten”
demişlerdi. Bense sürpriz olarak karşılamıştım. Açıkçası böyle bir zam
beklemiyordum. Arkadaşlar da çok rica ettiler: “bak biz bekliyoruz,
gel ne olursun sen de bekle” dediler. Bir ara iyi niyetlendim, ulan şu
zammı ben de bekleyeyim dedim.. ama sonra “yav kusura bakmayın
bekleyemeyeceğim” diyerek tekliflerini geri çevirmiştim. Ama insanın
başına beklenmedik şeyler de gelebiliyormuş. Anlatacağım olay minibüs
ücretlerine gelen zamlarla ilgili değil.
Neyse konserve kutusu gibi dolu olan
minibüslerden biri gelip yanımda durdu. Tenezzül buyurup ben fakirin
yanında durma zahmetinde bulundu desem daha doğru olacak. “Tenezzül
buyup ben fakirin yanında durma zahmetinde bulundu.” Evet dedim,
sanırım bu daha doğru oldu. (daha doğrusu varken niye sadece doğruyla
yetinelim di mi?)
Vakit kaybetmeden atladım minibüse.
Şöyle arkadan ayakta bir yer buldum. Tecrübeli olduğum için bilerek ön
tarafı tercih etmedim; sabah sabah muavinlik yapmak istemedim yani.
Bir de Allah korusun arkadan uzatılan parayı kaptana verirken
bozukluklardan birini düşürsem, ara ki bulasın, verdiydim vermediydin
tartışması... Eksiklikleri cepten karşılama durumları falan...

Ayakta bir yer bulabilmek, sabahın bu
yoğun vakitlerinde şükredilecek bir durumdu. İçeride de nasıl bir
buçuk acılı bir müzik var, insanın içini parçalayıp parça pinçik edesi
geliyor. Minibüs ilerledikçe elbet inenler olacaktı ve ben de yeni
binenlere fırsat vermeden boşalan koltuklardan birine oturacaktım.
Bunu düşününce müzik de bende fazla olumsuz bir tepki uyandırmadı.
Neyse bir iki durakta durdu minibüs, ayakta durduğum yerden biraz önde
bir koltuk boşaldı. Hemen o boş koltuğa yöneliyordum ki yanımda ayakta
duran bir yolcunun da benimle birlikte o yöne doğru hareket ettiğini
fark ettim. Tam oturdum oturacağım, kaptan aynadan durumu görmüş
olmalı ki geriye dönerek yanımdaki adama “Ali sen geç” demez mi? Der.
Adam resmen geçti oturdu bir de bana doğru: “Ben torpilimi buldum
arkadaş dayısı senin başına..” der gibi hin hin bakmayı da ihmal
etmedi. Ulan ne memleket be her yerde bir tanıdığın olacak. Ben
anladım ki, işler biraz ters gidecek bu minibüste. Dua ediyordum
Allah’ım bir kaza bela çıkmadan varsam işime, diye.
Durakları geçiyoruz bir bir, inen yok,
sürekli binen var. Üstelik yer vere vere ta muavinlik makamına; dokuz
kusurlu hareketten birini yapmayayım diye temkinli davranılması
gereken ceza sahasına kadar gittim. Arkadaki ayakta yolcu gibi
davranamazsın o sahada.
Minibüsün iyice tıkış pıkış olduğu bir
sırada “da diri da diri da da da” diye bir ses geldi. Ses benim
cebimden geliyordu. O an arkadaşım Celil’in cep telefonunu bizim evde
unuttuğu için kendisine vermek üzere yanıma aldığım aklıma geldi. Ben
bunları hatırlarken telefon bir iki kere çaldı tabi. E mecburen ya
açıp konuşmak gerekiyor ya da bir şekilde susturmak. Açıp
telefondakine durumu anlatayım dedim, ben açama düğmesini bulmaya
çalışırken bir iki kere daha çalmayı ihmal etmedi alet. Bizim Celil
idi arayan. Celil’e tam, geliyorum.. diyecektim ki kaptan geri döndü
ters ters bana baktıktan sonra “kapat onu” dedi. “Celil kapatmam
lazım” diyordum ki kaptandan ikinci ihtar geldi: “Kapat onu dedik
birader” Hatta kaptan ikinci ihtarı rahat duyurabilmek için yolculara
dinlettiği bir buçuğundan acılı müziği bile kısma yoluna gitmişti. Bu
arada herkesin bakışları bana yöneldi. Neyse kapattım telefonu cebime
koydum. Kaptanın ihtarı içime oturmuştu. Bir şeyler demeliydim.
Sinirim tepemdeydi ama nazik bir dile başladım sualime. Kapatan bey
dedim: “cep telefonlarını uçakların gösterge sistemlerini, bazı son
model otobüslerin fren sistemlerini bozduğu için kapattırıyorlar...”
sesimin tonunu kızdığımı belli eder şekilde artırarak: “Sorabilir
miyim sizin hangi sisteminizi bozuyor acaba”, bana döndü ve
karayolları alemi tarihinin kaydettiği en dumura uğratıcı cevabı
verdi: “sinir sistemimizi ulen, sinir sistemimizi!”
Bununla atlatsak yine şükredeceğim.
Minibüslere az çok binmiş olanlar bilirler: minibüslerde bizzat kaptan
tarafından bir emir olarak verilen “çökün” muhabbeti vardır. Kritik
noktalarda verilir bu emir ve ayaktaki yolcularadır. Belediye
otobüslerinde, tramvaylarda, minibüslerde; oturan yolcular ihtar
almazlar. Olan ortadaki yolculara olur. Onlar ulaşım vasıtalarının
üvey evlatlarıdır.
Ortada ayaktaki yolculardan oluşan
güruhun özel bir adı vardır: “orta taraf”: ulaşım araçlarındaki hak ve
ödevleri geriye arkada tarafa, gerilere doğru ilerlemektir. Arka
taraf ne hikmetse her zaman boştur kapatanlara göre.
Bizim işyerinin yakınlarında trafik
polislerinin durduğu bir kavşak var. Minibüs bu kavşağa yaklaşırken
kaptanı aldı bir telaş, biraz telaşlı bir tonlar bize “çökün,
çökün...” dedi. Ben, kaptan bu emri verdiği zaman genellikle uyan bir
yolcuyum ama ya bu çökme işi gerçekten çok yasak bir şeyse, kanuni bir
cürümse? Hani olur ya kaptan azmettiriyor biz de suç ortaklığı
yapıyoruz.... İlk başta, dürüst bir vatandaş olarak böyle bir suça
iştirak etmeme kararı aldım, zaten cep telefonu olayından gıcığım
adama. Sonra şöyle düşündüm; ya, bu kritik noktalarda çökmek gerçekten
bir trafik kuralıysa? Çök denildiği zaman çökmek bir gelenekse? Hem
tarik ekipleri kızacak hem de minibüs mürettebatının başı olan
kaptandan azar işiteceğim. Yolcular tarafından “işte çökmeyerek kural
ihlali yapan adam bu” diyerek ayıplanmak ve toplum dışına itilmek de
var. Düşündüm ve diğer orta reyon yolcularla birlikte ben de çöktüm,
çökülecek yeri kalmayan yere.
Tam kavşaktan geçiyoruz, bir polis
düdüğü... Bizim minibüs kenara yanaşma emareleri göstermeye başlamaz
mı? Başlar.... Polis şöyle arkadan bir bakmış ve bu görünen siyah
toparlak şeyler karpuz olmasa gerek diyerek minibüsü durdurmuş
olmalıydı. Anlar tabi adam. Neyse kapı açıldı. Biz yerde çökmüş
vaziyette; polis karşıda ayakta vaziyette... Polis bize bakıyor biz
polise bakıyoruz. “Napıyorsunuz yerde?” diye sordu. Polise en yakın da
ben varım, mecburen bir cevap vermem gerekiyor. Ne diyeceğim adama,
“Memur bey bizi kaptan azmettirdi, çökmenin suç olduğunu bilmiyorduk”
diyemezdim ya. Arakadan birinin, “yere bozukluklarımız düştü, onu
arıyorduk” demesiyle ben de, “he “ dedim, “ben de lenslerimiz
düşürdüm, ikisini birden; gören varsa versin, nerde lenslerim hay
Allah” diye aranmaya başladım. “Beyefendi zaten gözlüğünüz var ya”
dedi trafik polisi. “Olsun dedim, doktor ikisini birden kullan dedi,
düşüt biz de onu arıyorduk...”
Adam anladı tabi durumu. Gevrek gevrek
gülmesinden anladım ben de adamın durumu anladığını. Trafik polisi ne
dese beğenirsiniz

“Şu öndeki iyi çökmemiş ceza
keseceğim....”
Nisan Kumru
|